*Bu yazı; Hisarlı Ahmet ve Kütahya Türküleri Sempozyum Bildirileri Kitabından alınmıştır.

 

MUSTAFA HİSARLI

Yüksek Mimar-TRT Sanatçısı

 

Hisarlı Ahmet, 13/7/1908’de Kütahya Kale-i  Bâla– yukarı hisar’ da Ayşe  hanım ile Musta’  -Mustafa – beyin ikinci oğulları olarak dünyaya gelmiş, çocukluğu ve gençliği kavaf /kunduracı olan  babasının yanında  geçmiştir. Kayda değer olmamakla beraber,  Hisarlı gençlerle karşı tepe /Hıdırlık gençleri “sapankaya” denilen iki uzun ipin arasındaki   meşine taş koyarak biri birilerine atıp  güya savaş oyunları oynadıklarını  anlatırdı. Bir de Topbaşı denen yerde türkü çığırdında civar köylerden  sesinin duyulduğu haberlerinin geldiğini  zevkle anlatırdı.

Hayatının akışını değiştirecek, onu dünyaya taşıyacak bağlama ile  ta­nışması    “YOL VERGİSİ”  ödemediği ya da ödeyemediğinden  üç günlük mahpus/hapis cezasını çekmek için girdiği mahpushanede   tanıdığı bir genç saye­sinde oluyor. Çıkar çıkmaz hemen bir kile  ya da mintan’a aldığı bağla­ması dedem tarafından kırılıyor. Gene alıyor, gene kırılıyor. Sonunda dedem pes ediyor. Hisarlı bağlamayı ilerletiyor. O dönemin ustaları olan Dülger’in  Hüse­yin Ağa ve  Çerkezlerin Ethem  Efendi’den feyz alıyor. Sesinin güzelliği, repertuarının genişliği,  bağlamadaki ustalığı dillere destan olmuştu. Ailesine bağlıydı. Tabiatı sever. Her yaştaki insanla arkadaş olabilirdi. Bunların da üstüne arkadaş canlılığı ve bağlılığı gençlerin  haftalık toplantısı olan GEZEK’ lerin aranan  kişisi  yapıyor onu.

Gençlerin yetişmesi, eğitilmesi  ve sosyal  hayata adapte  olmasında büyük yararları olan bu gezeklerin  katı kuralları vardı… Toplantıya geç kalınmaz, bir anlatım esnasında  lafa karışılmaz, türkü çığrılmağa  başlandığında  sessizlik hakim olur, yer minderlerinde  ve  sedir  denen 15-20 cm yüksek­likteki  yerlerde rahatça oturulduğu için  hemen ayaklar toplanır, diz çökülür ya da bağdaş kurulur, sigara içilmez. Bu kurallar çiğnendiğinde de Gezek Başı’nın uygun gördüğü ceza uygulanır. Kişi zengin ise uzak bir çeşmeden su getirmesi, fakir ise, iki tepsi  baklava  getirmesi istenir… Babam’dan dinlediğim bir anekdotu anlatmak istiyorum; yemek faslı başlar, tez canlı birisi dayanamaz  baklavadan  bir samsa  atar ağzına. Bir de ne görsün!  Tat yerine ağzında berbat bir şey  hemen kaş göz işareti  evin delikanlısı  uzak bir çeşmeden  su getirmesi bahanesiyle uzaklaştırılır, baklava yok edilir. Delikanlı geldiğinde de “çok güzel olmuş sana bırakmadık” derler. Toplantı sonu evin hanımı  şerbet  tenceresini dolu  görünce iş işten geçmiştir artık. Eşinin de bu olaydan haberdar olmadığını anlar. Konukların bu zarif hareketi  onu mahcup etmiştir. Hatasını  düzeltmek için daveti  hemen tekrarlamak ister. Sosyal ilişkilerde buna benzer daha nice güzel olaylar. İşte delikanlıların güngörmüşlüğü, yani hayat hakkında bir şeyler bildiği hele hele de askerliğini  yapmış olması; genç kızların da “Kızlar İçin’de” yetişmeleri. Bu gezekler gençler üzerinde olumlu izler bırakması açısından çok önemlidir.

Bu toplantılarda bulunmak gençler için adeta bir referans sayılır. “CUMA DEBLEĞİ“ çalmış diye de iltifat görürlerdi… Derken askerlik gelip çatıyor. Babam üç tellisini kendi tabiri ile koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi  askerlik şubesine gidiyor, yapılı bir delikanlı olması ne­deniyle topçu sınıfına  seçen komutan koltuğunun altındaki şişliği sorunca ba­bam bağlamayı gösteriyor. “Sen aynı zamanda bando’da da görevlisin” diyor komutan.   Böylece Hisarlı daha sonra Kütahya Belediye bandosunda da görev alacağı Klarnet’ i ve nota okumayı askerde öğreniyor.

Asker dönüşü olaylar babamın hayat akışını yönlendiriyor.  Dedemin        ve­fatı, Ağa’sının (ağabeyi) vefatı ve yengesi (annem) ile evliliği aile yükünü onun üstüne yıkıyor. Baba mesleği kavaflığa devam. Uzun zaman dilimi içinde rahmetli amcamın oğlu ağabeyim; aynı babadan ablam ve ben üç kardeş hiçbir an birbirimizden kopmadan ve ayrıcalık hissetmeden yaşadık. Bunu rahmetli anamın ve babamın bizleri hiç ayırım gözetmeden sevmelerine ve ilgilenmelerine borçluyuz.

Kavaflık devam ederken 1944’lü yıllarda Hisar’da Sanatoryum yapılacak diye, orada ikamet edenlere aşağıda yer gösterdiler. 1945-46  da  ben ilkokula başladım. Daha sonraki yıllarda Kavafhane ya da Arasta  denen yemenicilerin ve Kavafların bulunduğu çarşıda babam  kahvehane işletmeğe  başladı. Doğal olarak da üç telli duvarda asılı. Şu an hatırıma geldi arabacı – tek atlı arabası olan  İbra’m-a (İBRAHİM)  kahveye  gelir o da koltuğunun altından  çıkarttığı bağ­laması ile akort ederek babamla çalmağa başlarlardı.  Kulaklarımda hâla çınlamalarını duyarım. Anlatılamaz bir ahenk içinde kendinizi gül bahçesinde bülbül  sesleri  arasında hissederdiniz. Bizdeki bağlamalarda;  üst  tele  bir ok­tav tiz olarak akort edilen  ve burgusu sapın ortasında  olan adına da “ahenk teli” denen bir ilave vardır. Diger teller akort edildikten sonra ahenk teli  burgusu dişler ile yapılırdı, bu da  işin fiyakası idi.  Çay kahve servisi durur,  herkes huşû  içinde dinlerken her  zaman her yerde olduğu gibi o günkü deyişle  “CÜME DEBLEĞİ “ çalmamış biri çıkar  pat diye bir istekte bulunurdu. Hisarlı anında muhabbeti bitirir, “davul zurnada peşrev aranmaz ne çıkarsa bahtına” der o münasebetsize yolu gösterirdi ama muhabbet de biterdi.

Âşık Veysel, Âşık Davut Sulâri gibi ozanların diğer ses ve saz san’atçılarının Kütahya’ya geldiklerinde babama uğramadan gitmediklerini bilirim.

1940-42’li  ve sonraki yıllarda Ankara Radyosunun il il Anadolu diye illerin folklorunu tanıtan programına Kütahya ekibi de  çağrılmış. Terzi Sadık (Türk), Kambur Celal (Tavukçuoğlu), Nuri Çavuş, Fındık Hüseyin  ve babam  ayrıca mahalli oyun ekibi  yörenin türkülerini ve oyunlarını  sergilemişler. Başta o  dö­nemin  usta yorumcusu, hocası  ve derlemecisi Muzaffer Sarısözen olmak üzere  tüm san’atçıların beğenisini takdirlerini almışlar. Hisarlının sazına ha­kimiyeti sesinin  ve hançeresinin kıvraklığı hocanın dikkatinden kaçmamış, radyoda kalması teklif edilmiş. Ancak babam ailenin tek hamisi olduğu düşün­cesiyle  bu teklife olumsuz  cevap  vermiş.

Kütahya’da hayat devam etmekte.  Babam kahveye  gelen  meraklı genç­lere bilâ ücret bir şeyler öğretmekte, sazının akortu, perdesi bozulan babamı bulmakta.  Ahmet emmi  saz  öğret diyenin sazının sapına tebeşirle  (sol sol re re sol sol re .)  TREN GELİR’i işaretleyip haydi bakalım  devamı  bunu öğrendikten sonra  derdi…

Bu arada babamla aramdaki ilişki ağabeyim ve ablamın da olduğu gibi me­safeli idi.  Yani  sevgi  muhabbet var  ama arada da mesafe var. Sazın alevi beni  orta okulda sardı. Babama söyleyemiyorum anama söyledim.  Babam herkese ders veriyor bana da …Rahmetli anam  babamın saz çalmasından şikayetçi beni haşladı  “Sen de mi  çalgıcı olacaksın” diye. Ama bende birikim olmuş çok kısa zamanda bir şeyler çalmağa başladım bağlamada …Okulda rahmetli jim­nastik öğretmenim Cemal (Kamacı) bey duymuş bana da öğret diye beni gö­revlendirdi. Bir gün sazım koltuğumun altında saklı (sanki ayıp bir şey yapı­yormuşum gibi) şimdi ikisini de rahmetle anıyorum çok kıymetli  iki öğretmenim  matematikçi Recep hoca, Fransızca  öğretmenim Kasım Bey beni sazımla gör­düler ikisi de anamın dediği gibi  “ne o çalgıcı mı olacaksın “ diye azarladı­lar. Ama daha sonraları ikisinden  de san’atçı olmamdan gurur duyduklarını işitmek nasip oldu. Bunu şunu için anlattım; babam ile benim gençlik yıllarımız arasında geçen yarım asırda değişen bir şey olmamış. Benim ilkokul bitti. Diğer çocuklarını okutmadığı ya da okutamadığı için bana sordu. Olumlu yanıt alınca da okula kayıt için gerekli olan sağlık raporunu  almak üzere elimden tuttu sağlık ocağına gittik. Görevli sağlık memuru babamı tanı­yor.  “YA  AMET’A  NE İŞİN VAR ÇOCUĞUNU OKUTMAYA VER BİR TERZİ­NİN YA DA BERBERİN YANINA SANAT ÖĞRENSİN”  babamın yüzünü hatır­lıyorum” SEN İŞİNE BAK VER RAPORUMUZU”. ”AHMET BEYİN, MEHMET BEYİN OĞLU OKUSUN  AMET A NIN Kİ OKUMASIN HA ? HADİ ORDAN” diye çı­kıştı…

Ben ortaokula başladım. Babam  kahvehaneye gelip  saz isteyenler, tamir için gelenler, okullar için mandolin flüt, trampet vs istekler çoğalınca bunları karşılamak için  Konya’ya İstanbul’a gidip gelmeğe başladı. Dükkan bu müzik aletleri ile de dolunca kahvehane müzik aletleri satışı yapılan müzik dükkanına döndü; kahve ocağı da battal oldu. Tabii olarak da saz  öğrencisi çoğaldı … Daha sonraları babamı  Kızılay, Yeşilay gibi derneklerin  müzik etkinliklerinde yok denecek ücret  karşılığında uzun yıllar öğretici olarak görüyoruz. Benim orta öğrenimim sırasında cereyan eden olay yüksek tahsil için de tekrarlandı. Oğlum okumak istiyor musun? Babamın gelirini biliyorum ben bi­raz mütereddit durunca “oğlum okumak istiyorsan ceketimi satar gene okutu­rum” dedi bu bir fedakârlık ve kararlılık ifadesiydi. Bu arada hemen sigarayı da bıraktığını hatırlıyorum. Maalesef toplumumuzda  bilmeden ahkâm kesenler vardır. Babamın alkol kullandığı gibi… Gençliğinde boğma rakı tabiriyle içtiklerini anlatırdı. Ama aile kurduktan sonra ve ben çocukluğumdan itibaren babamın alkol aldığını görmedim. Hattâ bir keresinde ikram edilen çukulatanın likörlü ol­duğunu fark ettiğinde münasebetli bir şekilde onu çıkarttığına şahidim.

Çok ciddi görünümü altında  sevecen ve şakacı  bir  tavrı vardı. Sazından para kazanabileceği  bir dönemde bile sazını kazanç aracı olarak kullanmadı. Yaşantımız Kütahya’lı her aile gibi akraba eş dost konu komşu  ilişkileri içinde  uyumlu bir şekilde geçti. Yer sofralarında yenen yemek­lerde ya bir tencere ya da kalaylı bir sahan kullanılır. İki ya da üç parmak arasına sıkıştı­rılan ekmek parçası ile alınan yemek parmaklara bulaştırılmaz. Hatta  musakka gibi yemeklerde her kişinin önünde yemekten  setler oluşur. Kimse kimsenin önündekine uzanmaz. Anadolu yemekleri, görgü kurallarının sofra adabının en iyi uygulandığı yerlerdir. Ama maalesef, bazı belgesellerde  Anadolu yemekleri  bir savaş alanı gibi gösterilmekte, zorla  ve yapmacık  görüntüler sergilen­mekte.

Ailem; fertlerinin gelenek ve göreneklerden aldıkları birikimleri ve olgun­luğu;  yaşantılarından farklı bir yerde, İstanbul’da yaşayan gene bir Anadolu ailesinin kızını kendime eş olarak seçmemde de gösterdiler ve olabildiğince yeni yaşantıya uyum sağladılar.

Ankara ve İstanbul’da yüksek öğrenim yapan gençlerin kaldığı  yurtların  masraflarını karşılamak bazı öğrencilere burs verebilmek  ve  sıladaki Kütahya’lı hemşehrileri    bir arada  tutabilmek için “KÜTAHYA  GECESİ”  ter­tiplenir. Kütahya’dan mahalli folkor ekibi  çağrılır. Türküler söylenir, mahalli oyunlar oynanır, yörenin yemekleri  ikram edilir, geleneksel âdetler canlandırılır. Hisarlı bu gecelerin olmazsa olmazlarındandı. Lisede okurken kız enstitüsü ve lisenin folklor ekibinde  bir keresinde ben de bulundum. Genelde bu ekiplerde  ba­bam, Aşık Ömer (Kocaoğlu ) , terzi Sadık (Türk), Pepe Osman, Kunduracı Sa­dık  ve  deblek de ( darbuka)  Fındık Hüseyin olurdu.

Babam türkülerin çalınıp söylenmesinde  titizlik gösterir, değiştirilmesine ve yorum adı altında  bozulmasına kızar “ağızlarına altın alıp  gümüş çıkartıyorlar” derdi. Benim bağlama çaldığımı öğrendikten sonra birlikte  çalmağa zorlardı. Hiç unutmuyorum  kısa dalga  İzmir radyosundan  rahmetli Yılmaz İpek’i dinler  onun gibi longalar sirtolar çalmağa çalışırdım… Babam ar­kadaşları geldiğinde benim marifetimi göstermek için çalmağa zorlardı. Ben de bir gayret  marifetimi (!) gösteririm ve  aferin beklerken onlardan; “oğlum doğru  dürüst bir şey çal da dinleyelim”  tatlı azar’ını işitir; bozulurdum…

Sonradan öğrendiğim kadarıyla ben İstanbul’da iken rahmetli Nida Tüfekçi, Yücel  Paşmakçı  ve Muzaffer Akgün  turnede Kütahya’ya uğradıkla­rında  (1957-58 ) babamı buluyorlar.  Sesine sazına hayran oluyorlar. Ancak elle­rindeki teyp doğru dürüst  kayıt yapmalarına izin vermiyor… Elleri boş dönü­yorlar … Sonradan ben bunu kendi ağızlarından işitmiştim.

Öğrenimim sırasında. İstanbul’daki müzik faaliyetlerini takip ediyorum MTTB –MTTF gibi öğrenci derneklerinin folklor çalışmalarına katılıyorum. Sınavını kazandığım  ve çok kıymetli hocam Adnan Ataman’ın yönettiği  İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Halk Müziği İcra Heyeti’nin  çalışmalarına ve konserlerine misafir san’atçı  olarak devam ediyorum. İşte bu vesilelerle  babamı  uzaktan tanıyan  bu san’at  camiasının değerleriyle  bir araya getirmek bana nasip oldu. Bazen Tü­fekçi ailesinin evine bazen de Yücel Paşmakçı’lara giderek  babamın repertuarının  TRT ye aktarılmasına aracı oldum. Nota  bilmeme rağmen  derle­melerin ve notaya alınmaların hocalarım tarafından yapılmasına aracı oldu­ğum için  kendimi  daha rahat ve huzurlu hissediyorum.

Bazı özel çalışma yapan arkadaşlarımız tam araştırmadan, Terzi  Sa­dık’tan alınan Çömüdüm’ü , Asım Doğan’dan alınan Tıpır  Tıpır Yörürsün’ü, Ali Çavuş’tan alınan Ahmet Bey’in Bir Küheylan Atı Var’ı ve Hakkı Özevren’den alınan Sepet Alıp Girmiş’i  babamdan alınmış gibi  gösteriyorlarsa  ve her ne kadar  bu türküler  tekrar Hisarlı’dan  alınmış olsa da  bu emektarları anmadan  geçmek olmaz.

Babamdan alınan türkülerin; o zamanki teyplerin kalitesi ve makara bandların az bulunurluğu nedeniyle tümü değil de birer dörtlükleri ya da beyitleri alınabildiğinden, nota yazımlarında bazı melodi eksiklikleri ya da prozodi hataları oluştu. Gerçi zamanla bu eksiklikler ve saz tavırları birebir görme­lerle halledildi ama gene de bazı kayıtlarda Kütahya yöresi saz tavrı maalesef özenle icra edilmiyor.

Zaman zaman bana sorulur. Bu türküleri baban mı yaptı diye. Derim ki  bu türküler babamın  bestesi değil  ama onun “YORUMU”. Eğer bu türküler  bir başkasından  alınmış olsaydı. Detayına fazla girmek istemiyorum  ve bunun kararını  aşağıda söyleyeceğim örneklerle sizlere bırakıyorum. İki türkü örne­ğimiz var. Allah rahmet etsin saatçi  Ahmet AKINCAN’dan alınan  Gar Mı Yağdı Kütahya’nın Dağına  ile Mustafa’m Kaşların Kara. Bu iki türkü  de tekrar ba­bam’dan alındı. Notaları incelendiğinde  Hisarlı’nın  Kütahya tezene  tavrı ve türkülerinin melodik yapısı ve hançere tekniği üzerindeki  etkisi görülür.

Hisarlı;  Klarinet üflediğinin öğrenilmesi  üzerine  Kütahya Belediye Bandosuna çağrılıyor . Aile mutfağına katkısı olsun diye  kabul ediyor. Resmî Bayramlarda  okul  yürüyüşlerinde  benim geçtiğim anda  o esnada çaldıkları marş içinde bir varyasyon yapardı benim  de elim  ayağım dolaşırdı nedense? Babam dini bütün biriydi. Namazında niyazındaydı. Zaman zaman  çıkar minareye  ezan okur ya da cumaları veya sabahları Sâlâ  verirdi. Hattâ müezzin olmak için ha­zırlandı sınava girdi  ve de başarılı oldu. Ama  AMET’a  SAZI bırakacaksın de­diler. “SİZ İŞİNİZE BAKIN BEN SAZIMLA ALLAH’A SİZDEN DAHA YAKINIM“ diye  kapıyı çarpıp çıktığını hüzünle, kırgınlıkla  ve kızgınlıkla anlatırdı. Bu arada Hicaz’a gitti hacı oldu gene sağdan soldan aynı uyarılar. Ama o iba­detin ve insan olmanın yolunu bulmuştu.

Burada insanın aklına şu geliyor. Kütahya kültürüne bu denli hizmeti  olan bu kişiye  hemşehrileri ne yaptı…17 MART1997’de KÜTAHYA TİCARET VE SANAYİ ODASI’ nın uyguladığı Kütahya’ya  ÜSTÜN HİZMETİ GEÇENLER’e verilen bir PLAKET’İ  HİSARLI AHMET  adına   o dönemin TBMM BAŞKANI  SAYIN MUSTAFA KALEMLİ’den  oğlu olarak ben aldım. Bu benim övünç kaynağımdır. Ayrıca Kütahya’lı  güzel bir kadirşinaslık  örneği göstererek  dükkânının  bulunduğu  caddeye adını verdi. Kültür parkına  büst’ünü  koydu. Ama şimdi ikisi de yok.  Cadde de ismi  yok  büstü yerinde de bir çeşme  var. Canları sağ olsun. Kütahya’lı şunu unutmamalı. Ben bildim bileli  yani  çocukluğumu saymazsanız  60/altmış senenin  üstü  Kütahya’nın adı Hi­sarlı ile anılmaktadır; Hisarlı  Ahmet’ten  alınan  bir “KÜTAHYA “ türküsü  ya da  şimdi bir “KÜTAHYA” türküsü parça  Hisarlı Ahmet’ten alınmıştır diye…

Çok abartılı bulmama rağmen, konservatuar hocalarından biri  öğrencilerine “İstiklâl Marşını ezbere bilmeyebilirsiniz ama Hisarlı Ahmet’i bilmemenizi affet­mem” dediğini söylerler. Bütün bunlara bakarak ve yarım asrı aşkın bu kültüre hizmetime ve sizlerin engin hoşgörünüze dayanarak  HİSARLI AHMET,  Kü­tahya’nın  “HÜLÂSASIDIR” demek istiyorum…

Ben bu san’at camiasının içindeyim. Gerek radyolardaki san’atçılar  gerek konservatuar öğrencileri,  gerekse  kaliteyi bilenler  Hisarlı’yı  gönüllerinde  tu­tuyorlar ben bunu gözleyebiliyorum ve hissedebiliyorum  bu da bana yetiyor.

TRT repertuarındaki türkülerde “İnegöllüoğlu”  soyadı ile karşılaşırsınız. Kavaf olan dedem yemeni satışı için zaman zaman İnegöl’e satışa gidermiş arkadaşlar arasında da  Eynigöllü diye anılırmış. Soyadı kanunu çıktığında da nüfus memuru bunu kütüğe işlemiş. Öğrenimim sırasında babamın gönderdiği harçlığı alabilmem için PTT ye uğradığım da  Hüviyetimde yazılı İNEGÖLLÜOĞLU  ile gönderilerdeki farklı yazılışlar yüzün­den problemler yaşıyordum. Babama bunu söylediğimde ailecek karar vererek artık babamın lâkabı haline gelen HİSARLI’yı mahkeme kararıyla Soyadı olarak aldık.

Öğrenimime devam ediyordum. Babam hem müzik aletleri  satın almak hem de beni görmeğe geldiğinde gerek İstanbul Belediye Konsevatuvarı THM  Topluluğundaki san’atçılarla gerekse  Radyo san’atçılar ile  birlikte oluyorduk. Bu hem babamı hem san’atçıları memnun ediyor,  iki taraf da harika duygular içinde oluyordu. Babam ile rahmetli Ahmet  Gazi Ayhan’ı buluşturmam müthiş bir duygu seli yaratmıştı. Biri birilerini  görmeden bir diğerine bu kadar hayranlık duyan iki ustanın karşılaşması doğrusu  görülmeğe değerdi. İkisi de göklerde uçuyordu sanki. O diyordu  “Ahmet Ağa çal söyle seni dinleyeyim “ öteki diyordu “yok ben seni canlı canlı” dinlemek istiyorum.

Neriman Altındağ, Nida Tüfekçi, Adnan Ataman, Yücel Paşmakçı, Seha  Okuş, Kemal Koldaş, Şahin Gültekin,Tuncer İnan, Hamdi Özbay, Güner  Karabacak ismini  sayamadığım ve benim 66 dönemi arkadaşlarım babamın favorileri idi. Çünkü  bu san’atçılar  babamdan alınan türküleri aslına ve tavrına en uygun şekilde icra ediyorlardı ve bu babam’ı çok mutlu ediyordu. Selçukluları, Germiyan Beyliğini ve Osmanlıyı yaşamış Kütahya’nın  folklorunun ve yaşam tarzının  zenginliği san’atsal yapının üst düzey seviyesi  san’at  camiasının ortak görüşüdür. El san’atlarındaki  oya, gergef, sırma  işlemeleri  çini işlerindeki incelik ve zarafet, türkülerde de kendini gösterir. Melodik yapının kıvraklığı, genişliği ritim farklılıkları, sözlerindeki  duygu ifadelerinin açıklığı halk oyunlarında da görülür. Aynı oyunlu türkülerde  erkeklerde sertliği  mertliği hissederken, hanımlarda inceliği zerafeti  naifliği görürsünüz… Kına türkülerinde gelinlerin ve kız analarının ağlatılması amaçlanır.  Altıntas  İçinde  Kınamı Ezdier, Gül Kuruttum, gibi… Gezekler, kızlar içi gibi gençlerin toplanıp eğlendiği günlerin dışında  düğünlerde  kına gecesi, hamamönü, gakmık, güvey salma çeğizaltı gibi törenlerde  Gar mı Yağdı, Ahmet Bey, Mustafa’m Kaşların Kara, Meşeden Gel, Portakalım Çaya Düştü, Bedestene Vardım Şalvar İsterim, Fincanın Dibi Noktalı  ve Aya Bak Yıldıza Bak. Hanımlarda ilave olarak Hisardan İnmem Diyor, Çömüdüm, İğnem Düştü Yerlere ve özellikle Yasemin Dalını Yar Neden Eğmeli türkülerinin oyunları oynanır. Bunların dışındaki türküler de ahenk türküleridir ve kesinlikle oyun oynanmaz. Maalesef şimdiki gençlerin yaptığı gibi Elif, Ferace, Kütahya’nın Pınarları vs ahenk ve ağıt türküleridir kesinlikle oynanmaz. Hele hele bizim oyunlar kırık zeybek ve karşılama türüdür kaşıkla oynanır. Karşılıklı iki ya da tek kişi oynar,  grup oyunu değildir.

Bazı gençlerin belki hoşuna gitmeyebilir ama  Aydın havası  ya  da Zeybek havası gibi eller  ayaklar havada oynanmaz. Kimsenin de benim yorumum, ben yaptım oldu deme hakkı olmamalı. Sonra, Anadolu’nun bu denli zengin ve her biri kendi yöresini ifade eden oyun figürleri basit birkaç figüre indirgenir.

Konservatuvar eğitimi almış gençlerin bile bazı türkülerin içindeki sözcükleri içeriğinin anlamının değişmesini hiçe sayarak değiştirdiklerini görmek beni çok üzüyor. “A İstanbul Sen Bir Han Mısın” da ki  “A “ ifadesi yerine başka bir anlam ifade eden “AH” sözcüğünü, Git Güzel Karşımda Ağlayıp Durma’daki yalvarma ifade eden  yerine de  “ Git güzel karşımda(N)  ağlayıp” diyen  ve kovma ifadesini kullanıyorlar. Fincanın dibi noktalı gelinler kızdan( okkalı )  yerine  başka anlam ifade eden “edalı “sözcüğünü, kocakarıları merdivenden atmalıda ki  “kaynanayı”  anlatan  Anadolu deyimi yerine  hakaret sayılabilecek sıfat olan (huysuz)  kadınları  merdivenden atmalı ifadesini, “uçkuru bezden yaparlar,  gelini kızdan yaparlar” da  “urbayı bezden yaparlar”a  dönüştürüyorlar. Ancak urba-elbise, bezden yapılmaz. Urba; ya basmadır,  ya ipek,  ya da kadife.  Elif dedim be dedim kız ben sana ne dedim’de  türküyü okuyan hanım san’atçı ise “ kız “sözcüğü yerine  “yâr” sözcüğünü neden,  hangi akla hizmet ederek koyar  anlamak mümkün değil.

Merkezde üç telli bağlama –sanırım şimdilerde pek yok-Tambura, Deblek, Def, Kaşık , Zilli Maşa açık alanlarda Davul-Zurna  Çoban Düdüğü ve yaylı saz Kemaneye’de zaman zaman rastlanır. Türküler genelde inici-çıkıcı ( Çatal Çambaşına  Koyudum Keseri, Havada Durna Sesi Gelir gibi) inici (Feracemin Ucu, Mustafa’m  Kaşların Kara, Yasemin Dalı  gibi) ya da çıkıcı  (Gidin Bulutlar Gidin, Eremedim Vefasına  Dünyanın gibi ) olanları vardır. Usül bakımından da zengindir türküler. 9 zamanlı usüllerin  9/8 ( 2+2+2+3) lik olanı yaygındır. 9/4, 7/4,4/4,2/4 lük  ve karma usüllerden bazıları kullanılmıştır. Sanırım 27/8  (12/8+15/8)  usül deki Yasemin Dalı,   halk müziğinde tek örnektir. Karar sesleri genellikle  “LA” dır. “SOL” VE “FA diyez” de biten türkülerden  örnekler vardır. Hisarlı; Sol  kararlı olmasına rağmen “Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum’ u ısrarla “FA”   da yani müstezat düzenin de çalardı. Sözsüz  oyun havası  ya da ezgi hatırladığım kadarıyla yok. Sadece ara sıra  davul zurnanın çaldığı bir güreş havasını  dinlerdim kendisinden. Uzun hava  yok ama; gene babamın okuduğu  “kuzu” ve “Leyla’m  Zülüflerin”  diye iki  serbest hava   Hisarlı’nın arşiv CD  de var.

Kısaca bu  CD  den bahsetmek istiyorum. TRT’ye  türkülerin nasıl  aktarıldığından söz etmiştim. Bu CD deki kayıtların tümü;  babamın  bize İstanbul’a geldiğinde yorgun olduğu ya da keyifsiz, isteksiz olduğu anlarda bile benim ricam ve ısrarımla  olmuştur.     Bunlara eşim Tuncay Hanım da tanıktır.

Kaydetmeden geçemeyeceğim bir olay da, Kalan Müzik yapımcısı Hasan SALTIK beni buldu aradaki sohbetleri geçiyorum. Benim evdeki yarı profesyonel teybime kaydettiğim babamın kayıtlarını bilgisayarda gözden geçirerek  CD ye aktardı. Böylece Hisarlı Ahmet’i kültürümüzü yaşatanlar camiasına kattı.           Kendisine bu hizmeti için şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Babamın sağlığında  arzuladığı ama gerçekleştiremediği  türkülerin kitap haline getirilmesi de torunu İsmail PEKTAŞ ile bana nasip oldu. Saygı değer  iş adamı Nafi GÜRAL’ın desteğiyle (1000) bin adet bastırılan bu kitap  ücretsiz olarak tüm san’at  camiasına  ve  türkü severlere dağıtıldı.

CEMAL  REŞİT  REY  konser salonunda yapılan  çok güzel bir anma gecesinden  eş dosta aktardığım mahdut   biletlerin gelirinden de Kütahya Devlet Hastahanesinde ve Sosyal Sigortalar Hastahanesinde iki Hisarlı Ahmet odası yaptırdık. Konservatuar Yüksek Lisans çalışmalarında Hisarlı Ahmet ve Kütahya türküleri tercihli konular arasında tutulmakta. Ayrıca TRT’nin TV ve Radyo kanallarında bir çok anma programı yapıldı. Bütün bunlar benim için övünç kaynağıdır

Unuttuklarım eksiklerim olabilir. HİSARLI AHMET’İN evladı olarak ve san’atçı kimliğimle en yakınında bulunan bir kişi olarak, bildiklerimi  hatırlayabildiklerimi içimden geldiği gibi anlatmağa çalıştım.

Siz san’at severler, hattâ HİSARLI AHMET severlerin burada  bulunmaları ve çalışmaları , biz hisarlı ailesinin  onur ve gurur kaynağıdır. Sizlere ve bu Sempozyumu hazırlayan  genç arkadaşım  UĞUR TÜRKMEN’e ve  emeği geçenlere teşekkür ederim . SAYGILARIMLA…

 

SAĞLIKLI MUTLU KALIN

 

MUSTAFA HİSARLI

Aralık -2008- Ocak-2oo9